Jürgen Habermas

Doğum Tarihi

1929

Ülke

Almanya

Geliştirdiği “İletişimsel Eylem Kuramı” ile toplum kuramı alanında oldukça yankı uyandırmış, özellikle iletişim felsefesi alanındaki düşünceleriyle üstfelsefe tartışmalarına önemli bir açılım kazandırmış Frankfurt Okulu’nun en önemli son kuşak felsefecisi, Alman toplum kuramcısı ve eleştirmeni. Adı çok büyük ölçüde modern kamu alanı düşüncesi doğrultusunda temellendirdiği “kamusallık” ile “özgür kamusal ussallık” anlayışlarıyla öne çıkmasına karşın, Habermas iletişim kuramı, biçimsel olmayan uslamlama, etik, toplum bilimlerinin temelleri ve yöntembilgisi gibi alabildiğine değişik alanlara son derece önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas, 1968 yılında yayımladığı “Bilgi ile İnsan İlgileri/Çıkarları” (Erkenntnis und Interesse) adlı kitabıyla Frankfurt Okulu’nun eleştirel kuramının önde gelen adlarından biri olarak düşün çevrelerinin dikkatlerini bir anda üstüne çekmiştir.

1981 tarihini taşıyan iki ciltlik “İletişimsel Eylem Kuramı” (Theorie des komunikativen Handelns) adlı çalışması toplum kuramına yapılmış çok önemli bir katkı olarak görülmektedir. Söz konusu yapıtında Habermas, temelde tek yönlü ussallaştırma sürecinin sonucu olarak modem toplumun karşılaştığı çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel bunalımların kökenlerini ortaya koymakta, bu bunalımlar sürecinin aşılması bağlamında temelde “uzlaşım” yoluyla normlar ile değerler üstüne kurulmuş ortak karar alma biçimlerini savunan bir çözüm önerisi getirmektedir.

1962 yılında yayımladığı ilk çalışması Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: “Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar”da (Strukturwandel der Öffentlichkeit: Untersuchungen zu einer Kategorie der bürgerlichen Gesellschaft) Habermas, devlet ile toplum arasında hiç değilse belli bir süreliğine arabulucu olacağı düşüncesiyle önerilmiş burjuva kamusal alanının izlerini sürmektedir. Özünde liberal kapitalizmin ekonomik ve toplumsal koşullarında köklenen burjuva kamusal alanı, özel kulüpler, kareler, eğitimli topluluklar, yazınsal örgütlenmeler, yayınevleri, dergiler ve gazeteler gibi devletin saltıkçı iktidarına karşı XIX. yüzyılda ortaya çıkan sosyokültürel kurumlara göndermede bulunmaktadır. Bir bütün olarak alındıklarında tüm bu kurumlar, çeşitli temel hak ve özgürlüklerin yasalaşmasıyla belli ölçülerde güvence altına alınmış “özel kişilerin kamusal düşünme alanı”nı oluşturmuştur.

Kuramsal bakımdan (bir ölçüde pratik bakımdan da) söz konusu kamusal alan, hem piyasanın özel alanından hem aileden hem de devletin siyasal jktidarından farklıdır. Bu açıdan bakıldığında, özel kişiler kendi ortak çıkarlarını ortaklaşa bir biçimde düşünme noktasına geldikleri her anda bir alan oluşturmaktaydılar. Bu kamusal alanın temel işlevi, yönetsel devlet eliyle uygulamaya konan siyasal iktidarı bir yandan sınırlamakken, bir yandan da onu meşru kılmaktır. Buna karşı Habermas’ın savı, bu kamusal alan tasarımının oldukça sınırlı bir yaşam oluşturduğu yönündedir. Kuram düzeyinde “düşünen kamu” tasarımı gerek tutucularca gerekse ilericilerce kuşkuyla karşılanmış olsa da liberal kuramda kamusal alanın savunulması kısıtlı bir dizi doğal siyasal hakkın ya da yurttaşlık haklarının biçimsel teminatından ileri gitmemekteydi. Tarihsel bir görüngü olarak burjuva kamusal alanı da eş derecede talihsiz bir yazgının kurbanı olmuştur.

Habermas, XIX. yüzyılın ikinci yansında “sivil toplumun yeniden feodalleşmesi” diye adlandırdığı saptama doğrultusunda “sivil toplumun ticarileşmesini, siyasal ya da siyasal olmayan otoritenin bürokratikleşmesini, en önemlisi de kitle iletişim araçlarını yönlendirip güdümleyen propaganda güçlerini büyüteç altına almaktadır. “Yeniden siyasallaşmış alan”, burjuva kamusal alanının, tüketime yönlendirilmiş bir toplumun, yarışmaya dayalı bir siyasetin zorunlu toplumsal koşulu olan devlet ile toplum arasındaki ayrımı kemirmektedir.

Habermas, burjuva idealinde açığa vurulan normatif iddiaları asla ortadan kaldırmamış olmasına karşın, Kamusal Alanın Yapısal Dönüşmü geç dönem kapitalist toplumun başkalaşmış koşullan altında yenilenmiş bir kamusal alan olanağına oldukça temkinli yaklaşmaktadır. Aradan ancak otuz yıl geçtikten sonra Habermas “Olgular ile Normlar Arasında” (Faktizitat und Geltung, 1992) adlı kitabındaki oldukça iyimser bir notta karmaşık, çoğulcu toplumlarda demokrasi umuduna geri dönmektedir.

1960’lı ve 70’li yıllarda Habermas, birbiriyle yakından bağlantılı bir dizi konunun izini sürmüş; “siyasetin bilimselleştirilmesi”ni, çağdaş toplumlarda giderek arttığını gözlemlediği “teknokrat bilinç”i kesin bir dille eleştirmiştir. Habermas’a göre teknokrasinin her yeri sarması kaçınılamayacak bir durum olmamasına karşın, kuram ile pratik arasındaki, pratik bilgelik (phronesis) ile teknik beceriler (tekhne) arasındaki klasik ayrımın korunamamış olması böyle bir sonucu doğurmuştur.

Birçoğu “Kuram ile Praksis: Toplum Felsefesi Araştırmaları” (Theorie und Praxis: Sozialphilosophische Studien, 1963) adlı kitapta toplanmış bir dizi etkili yazısında Habermas, söz konusu ayrımın Hobbes’tan Hegel’e oradan da Marx’a dek modern siyaset kuramında hangi yollarla ortadan kalkmış olduğunun izini sürmektedir. Bu noktada Marx’a karşı Habermas, yabancılaşmış emeğin sonunun tek başına toplumsal aydınlanış getirmeyeceğini ileri sürerek, Marx’ın kendi “pratik” kavramının, onunla ilgili ve bir o denli önemli olan emek ile ortak dünya yorumlarına dayalı toplumsal etkileşim tarzları arasındaki ayrımı gölgelediğini dile getirmektedir.

Marxçı kuram Habermas’ın bakış açısına göre insan eylemlerini salt üretim paradigması içinde kalarak kavramsallaştırmadaki ısrarı nedeniyle insan eylemlerinin özünü oluşturan iletişim boyutunu görememiş; buna bağlı olarak da yanlış çıkarım mantıklarına dayalı yanlış sonuçlara varmıştır.

Yine bu aynı dönem boyunca Habermas, Alman toplumbiliminde “olguculuk tartışması” diye bilinen tartışma bağlamına oldukça dizgeli ve kapsamlı bir olguculuk eleştirisiyle katkıda bulunmuştur. Söz konusu eleştiri, eleştirel bir girişim olarak bilgi kuramını kaynağına alarak, Kant ile başlayıp XX. yüzyılın başında da görece eleştirel olmayan “bilim kuramı” haline gelişine değin “bilgi kuramının çözülmesi” sürecini incelemektedir.

Habermas’a göre olguculuk (ya da bilimcilik) hiçbir eleştirel çözümlemeye ya da temellendirmeye gerek duymaksızın yalnızca bilimlerin gerçek bilgi verebileceği sayıltısı üzerine kurulmuştur. Habermas, özellikle o dönemde çok gözde olan bu görüşe karşı çıkmış, bütün bilgi biçimlerinin de temel insan çıkarlarından ya da ilgilerinden doğduğunu ileri sürerek bilimin eleştirisine yönelik sağlam bir temel oluşturmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Habermas, farklı bilgi türlerinin birbirlerinden ayırt edilmelerine olanak tanıyacak “yarı-aşkın” ya da insanbilimsel bakımdan kökleri derinlere uzanan” üç bilişsel ilgi/çıkar tanımlamaktadır: teknik ilgiye / çıkara karşılık gelen doğa bilimleri; pratik ilgiye/ çıkara karşılık gelen tarihsel-yorumbilgisel bilimler, aydınlanışa karşılık gelen eleştirel bilimler (örneğin, kendi bilimsel temellerini yanlış anlamaktan kurtulmak koşuluyla Marxçılık ile ruh çözümleme).

Böylelikle Habermas, toplum kuramı aracılığıyla bilgi kuramının devamlılığını sağlamış olduğu gibi, etkili bir olguculuk eleştirisi doğrultusunda eleştirel bir toplum kuramı için de “prolegomena”, bir başlangıç noktası ya da ilk adım sunmuş olmaktadır. Ancak bu çabanın insanbilimsel desteklerini tam olarak içine sindiremeyen Habermas, çalışmalarında öteden beri etkili olan dil konusuna dönerek, “dilsel dönemeç”ten geçmiş bir bağlamda düşüncelerini yeniden yapılandırmıştır.

Habermas’ın başyapıtı sayılan “İletişimsel Eylem Kuramı” (1981) çağdaş düşünme evrenine gerek amaçları gerekse yapısı bakımından toplum kuramının yönünü değiştirecek denli önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas kitabına tıpkı Weber ile Parsons gibi bir eylem tipolojisi geliştirmeyi amaçlayan üstkuramsal düşüncelerle başlamaktadır. Bu doğrultuda “uzlaşım yönelimli” (iletişim yönelimli) eylemler ile “başarı yönelimli” (ussal amaç yönelimli) eylemler arasında çok temel bir ayrım yapmış; buna bağlı olarak da “stratejik eylemler” ile “araçsal eylemler” arasında ayrıca bir ayrıma gitmiştir. Araçsal eylemler her zaman için fiziksel dünyada gerçekleştirilen amaç yönelimli müdahalelerdir. Genellikle etkililikleri açısından değerlendirilirken, teknik kurallara bağlı olarak da betimlenirler. Buna karşı stratejik eylemler belli sonuçlar elde etmek için insanları etkilemeyi amaçlayan eylemlerdir. Aynı araçsal eylemler gibi stratejik eylemler de etkililikleriyle değerlendirilip, oyun kuramının sunduğu araçlar yanında ussal seçim kuramlarınca betimlenirler.

Bu anlamda pek çok araçsal eylem aslında stratejik eylemdir de, buna karşı stratejik eylemlerden ancak kimileri araçsaldır. Öte yanda iletişimsel eylem, bütünüyle bağımsız ve ayrı bir toplumsal eylem türüdür. İletişimsel eylemin en son amacı başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek yoluyla da gerçekleştirilemez. O nedenle daha çok dünyadaki herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bu konuda karşılıklı anlamaya ulaşma çabası olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün eylem türleri eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına değgin onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte, yani iletişimsel olarak eylemde bulunurken, Habermas’a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini tanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar.

Habermas daha teknik bir düzeyde, modern ussallık yapıları bağlamında, iletişimsel olarak karşılıklı anlamaya varma uğraşı içinde olan bireylerin kendi yorumlarını gerçekte üç temel “konuşma edimi”ne karşılık gelen üç ayrı geçerli sav türüyle dillendirdiklerini savunmaktadır: 1) sabit, değişmez konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savlan; 2) düzenli konuşma edimlerinde ileri sürülen normatif doğruluk savları; 3) dile getirmeci konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savları. Bu üstkuramsal ve yöntembilgisel düşünceler dışında İletişimsel Eylem Kuramı, bir ussallaştırma ve toplumsal ayrımlaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan modern toplum üzerine oldukça kapsamlı bir yorum sunmaktadır.

Habermas’ın geliştirdiği özgün “söylem etiği” (iletişim etiği) onun iletişim kuramının ayrılmaz bir bileşenidir. Söylem etiğinin temelde yararcılık ile Kantçı etik kuramlarına karşı bir seçenek olarak geliştirilmiş; uzlaşım sonrası bir etik anlayışa karşılık gelen bir yaklaşım olduğunu söyleyen Habermas, bu yaklaşımın ana düşüncesinin birbiriyle çarpışan farklı savların geçerliliklerinin sınanabilmesine olanak tanıyacak bir uslamlama ilkesi geliştirmek olduğunu belirtmektedir. Habermas’a göre böyle bir ilke, ancak iletişim ile uslamlamanın genel pragmatik varsayımlarına bakılarak temellendirilebilecek bir ilkedir. İlkeyi temellendirirken Habermas’ın izlediği yol en genel anlamda şu biçimde özetlenebilir: Belli ifadeleri dile getirirken konuşmacılar en azından üstü örtük bir biçimde farklı türden geçerlilik savlarına başvurmaktadırlar. Bunlar sırasıyla “doğruluk savı”, “normatif doğruluk”, “içtenlik ya da dürüstlük” diye sıralanmaktadır. Bu geçerlilik savları aynı zamanda dışsal kısıtlamalardan kurtulmuş “ideal konuşma ortamı”nın da yeter koşullarını oluşturmaktadır.

Habermas, 1992 yılında yayımladığı “Olgular ile Normlar Arasında” başlıklı görece yakın tarihli kitabında önceki çalışmalarında ilgilendiği siyasal sorunlara yeniden dönerek iletişimsel eylem kuramının siyasal içerimleri doğrultusunda bu sorulan başka bir gözle yeniden irdeleme gereği duymuştur. Kitabın temel savı, demokrasi (halk egemenliği) ile anayasacılık (bireysel hakların teminatı) arasındaki temel karşıtlığın, her ikisi de kavramsal olarak birbirlerine bağlı olduklarından, gerçekte olduğundan daha büyük gösterilmiş olduğunun tanıtlanmasıdır. Buna göre halk egemenliği ile temel haklar özünde aynı kaynaktan doğmaktadırlar; çünkü her ikisi de iletişimsel us kavramında örtük olarak bulunan bir idealden türemişlerdir.

Habermas, hemen bütün düşünsel yaşamı boyunca kültürel ve siyasal tartışmaları yakından izlemiş; etkin bir biçimde bu tartışmalarda yer alarak çeşitli düşünürlerle sıcak polemiklere girmekten kaçınmamıştır. Bu tartışmaların en önemlilerinden biri olan postmodernizm tartışması, Habermas’ın 1985 yılında yayımladığı Modernliğin Felsefi Söylemi: On İki Ders’in de (Der philosophische Diskurs der Moderne: Zwölf Vorlesungen) ana konusunu oluşturmaktadır. Habermas’ın kitaptaki temel savına göre, Nietzsche’den Foucault’ya, Lyotard’dan Demrrida’ya postmodern düşünceyi bina edenlerin çok büyük bir bölümü ironik biçimde hep o yerin dibine soktukları modern bilinç felsefesinden kurtulamamışlardır. Söz konusu gelenekte bilen ve eyleyen özne ya dünyada yer alan öteki nesneler arasında bir nesne olarak değerlendirilmiş ya da bilinç etkinlikleri yoluyla kavranamayacak aşkın bir özne olarak görülmüştür.

Habermas bu durumdan kurtulmanın olanaklı tek yolunun öznelliğin bilinç felsefesinden kurtularak her zaman için “öznelerarasındalık” doğrultusunda yol alan iletişimsel eylem paradigması olduğunu ili sürmektedir. Buna bağlı olarak da çoğu postmodern düşünürün ileri sürdüğünün tam tersine, modernliğin henüz bütün olanaklarının tam anlamıyla araştırılmadığı düşüncesi temelinde, “bitmemiş bir tasarı” olarak gördüğü modernliğin tüketildiği sanılan ama gerçekte el değmemiş biçimde araştırılmayı bekleyen olanaklarının yeniden tartışılması gerektiğini savunmaktadır.